Onuncu Söz

Onuncu Söz Hakkında Bir Mektup

   Sâ­ni­yen: Bana karşı umu­men dost bir şehir aha­li­sin­den bir müftü, sathî bir na­za­rıy­la, vâhî bazı ten­ki­da­tı, Onun­cu Söz’ün te­fer­ru­at kıs­mı­na etmiş diye Ab­dül­me­cid ya­zı­yor. Ab­dül­me­cid’in ona ver­di­ği ce­vab­lar, iki yer müs­tes­na, mü­te­bâ­ki­si kâ­fi­dir. Fakat iki yerde, o da o zâtın sathî su­ali­ne, sathî ola­rak cevab ver­miş:

   Bi­rin­ci­si: O zât demiş ki: “Onun­cu Söz’ün ha­ki­kat­la­rı mün­kir­le­re karşı değil. Çünki sıfât ve es­ma-i İla­hi­ye­ye bina edil­miş.”

   Ab­dül­me­cid ce­va­bın­da diyor ki: “Mün­kir­le­ri ha­ki­kat­lar­dan ev­vel­ki dört işa­ret­le imana ge­tir­miş, ikrar et­tir­miş. Sonra ha­ki­kat­la­rı din­let­ti­ri­yor.” me­alin­de cevab ver­miş.

   Ha­ki­kî ce­va­bı şudur ki: Her­bir ha­ki­kat, üç şeyi bir­den isbat edi­yor;

   hem Vâ­cib-ül Vücud’un vü­cu­du­nu,
   hem esma ve sı­fâ­tı­nı,
   sonra haşri on­la­ra bina edip isbat edi­yor.

   En mu­an­nid mün­kir­den tâ en hâlis bir mü’mine kadar her­kes her “Ha­ki­kat”tan his­se­si­ni ala­bi­lir. Çünki “Ha­ki­kat”larda mev­cu­da­ta, âsâra na­za­rı çe­vi­ri­yor.

»  Der ki: Bun­lar­da mun­ta­zam ef’al var, mun­ta­zam fiil ise fâ­il­siz olmaz.
»  Öyle ise bir fâili var. İnti­zam ve mizan ile o fâil iş gör­dü­ğü için, hakîm ve âdil olmak lâzım gelir.
»  Madem ha­kîm­dir, abes iş­le­ri yap­maz. Madem ada­let­le iş gö­rü­yor, hu­kuk­la­rı zayi’ etmez.

»  Öyle ise bir mec­ma-i ekber, bir mah­ke­me-i kübra ola­cak.

»  Önce fiil tes­bit edi­li­lir.
»  Sonra o fi­ilin faili hangi esma ile o fiili vü­cu­da çı­kar­dı­ğı tes­bit edi­li­lir.
»  Sonra o es­ma­nın muk­te­za­sı na­za­ra ve­ri­lir.

»  Sonra o muk­te­za ahi­ret­siz ola­ma­ya­ca­ğı isbat edi­lir.

   İşte “Ha­ki­kat”lar bu tarz­da işe gi­riş­miş­ler. Müc­mel ol­du­ğu için üç da­va­yı bir­den isbat edi­yor­lar. Sathî nazar far­ke­de­mi­yor. Zâten o müc­mel “Ha­ki­kat”ların her­bi­ri­si, başka ri­sa­le­ler ve Söz­ler’de ke­mal-i izah­la taf­sil edil­miş.

   Ab­dül­me­cid’in ikin­ci nâkıs ce­va­bı şudur ki:

   O zâtın yan­lış su­ali­ne mü­ma­şat edip, yan­lı­şı­nı kabul et­ti­ği için, yan­lış etmiş. Çünki Onun­cu Söz’ün “Ha­şi­ye”sinde, ism-i a’zam, yal­nız her ismin bir mer­te­be­sin­den iba­ret ol­du­ğu zik­re­dil­me­miş. Belki çok yer­ler­de de­mi­şiz: İsm-i a’zam­dan ve her ismin a’zamî mer­te­be­sin­den te­za­hür eder. İsm-i a’zamı isbat et­mek­le be­ra­ber, her ismin bir mer­te­be-i a’zamı var ki; Re­sul-i Ekrem Aley­his­sa­lâ­tü Ves­se­lâm bun­la­ra maz­har ol­du­ğu gibi haşr-i a’zam da on­la­ra ba­kı­yor.

   Me­se­lâ ism-i Hâlık me­ra­ti­bi, benim Hâ­lı­kım­dan tut, tâ Hâ­lık-ı Küll-i Şey’e kadar olan mer­te­be-i a’zama kadar me­ra­ti­bi var.

Kar­de­şi­niz Said Nursî
Barla La­hi­ka­sı ( 320 – 321 )

ONUNCU SÖZ

HAŞİR BAHSİ

   İhtar: Şu ri­sa­le­ler­de teş­bih ve tem­sil­le­ri, hi­kâ­ye­ler su­re­tin­de yaz­dı­ğı­mın se­be­bi; hem tes­hil, hem ha­ka­ik-i İslâ­mi­ye ne kadar makul, mü­te­na­sib, muh­kem, mü­te­sa­nid ol­du­ğu­nu gös­ter­mek­tir. Hi­kâ­ye­le­rin ma­na­la­rı, son­la­rın­da­ki ha­ki­kat­ler­dir. Ki­na­iyat ka­bî­lin­den yal­nız on­la­ra de­la­let eder­ler. Demek, ha­ya­lî hi­kâ­ye­ler değil, doğru ha­ki­kat­ler­dir.

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

"Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir." Rum Sûresi, 30:50.

   Bi­ra­der, haşir ve âhi­re­ti basit ve avam li­sa­nıy­la ve vâzıh bir tarz­da be­ya­nı­nı ister isen, öyle ise şu tem­si­lî hi­kâ­ye­ci­ğe nef­sim­le be­ra­ber bak, dinle:

   Bir zaman iki adam, Cen­net gibi güzel bir mem­le­ke­te (şu dün­ya­ya işa­ret­tir) gi­di­yor­lar. Ba­kar­lar ki: Her­kes ev, hane, dük­kân ka­pı­la­rı­nı açık bı­ra­kıp mu­ha­fa­za­sı­na dik­kat et­mi­yor­lar. Mal ve para, mey­dan­da sa­hib­siz kalır.

   O adam­lar­dan bi­ri­si, her is­te­di­ği şeye elini uza­tıp, ya ça­lı­yor, ya gas­be­di­yor. He­ve­si­ne te­ba­iyet edip her nevi zulmü, se­fa­he­ti ir­ti­kâb edi­yor. Ahali de ona çok iliş­mi­yor­lar.

   Diğer ar­ka­da­şı ona dedi ki: “Ne ya­pı­yor­sun? Ceza çe­ke­cek­sin; beni de be­la­ya so­ka­cak­sın. Bu mal­lar mîrî ma­lı­dır. Bu ahali çoluk ço­cu­ğuy­la asker ol­muş­lar veya memur ol­muş­lar. Şu iş­ler­de sivil ola­rak is­tih­dam edi­li­yor­lar. Onun için sana çok iliş­mi­yor­lar. Fakat in­ti­zam şe­did­dir. Pa­di­şa­hın her yerde te­le­fo­nu var ve me­mur­la­rı bu­lu­nur. Çabuk git, de­ha­let et.” dedi.

   Fakat o ser­sem inad edip dedi: “Yok, mîrî malı değil, belki vakıf ma­lı­dır, sa­hib­siz­dir. Her­kes is­te­di­ği gibi ta­sar­ruf ede­bi­lir. Bu güzel şey­ler­den is­ti­fa­de­yi men’edecek hiç­bir sebeb gör­mü­yo­rum. Gö­züm­le gör­mez­sem inan­ma­ya­ca­ğım.” dedi. Hem fey­le­so­fa­ne çok saf­sa­ti­ya­tı söy­le­di. İkisi ara­sın­da ciddî bir mü­na­za­ra baş­la­dı.

   Ev­ve­lâ o ser­sem dedi: “Pa­di­şah kim­dir? Ta­nı­mam.”

   Sonra ar­ka­da­şı ona ce­va­ben: “Bir köy muh­tar­sız olmaz. Bir iğne us­ta­sız olmaz, sa­hib­siz ola­maz. Bir harf kâ­tib­siz ola­maz, bi­li­yor­sun. Nasıl olu­yor ki, ni­ha­yet de­re­ce­de mun­ta­zam şu mem­le­ket hâ­kim­siz olur?

   Ve bu kadar çok ser­vet ki, her sa­at­te bir şi­men­di­fer {(Ha­şi­ye): Se­ne­ye işa­ret­tir. Evet bahar, mah­zen-i erzak bir va­gon­dur, ga­ib­den gelir.} ga­ib­den gelir gibi kıy­met­tar, mu­san­na’ mal­lar­la dolu gelir. Bu­ra­da dö­kü­lü­yor gi­di­yor. Nasıl sa­hib­siz olur?

   Ve her yerde gö­rü­nen ilân­na­me­ler ve be­yan­na­me­ler ve her mal üs­tün­de gö­rü­nen turra ve sik­ke­ler, dam­ga­lar ve her kö­şe­sin­de sal­la­nan bay­rak­lar nasıl mâ­lik­siz ola­bi­lir?

   Sen an­la­şı­lı­yor ki, bir parça fi­ren­gî oku­muş­sun. Bu İslâm ya­zı­la­rı­nı oku­ya­mı­yor­sun. Hem de bi­len­den sor­mu­yor­sun.

   İşte gel, en büyük fer­ma­nı sana oku­ya­ca­ğım.”

   O ser­sem döndü dedi: “Haydi pa­di­şah var; fakat benim cüz’î is­ti­fa­dem ona ne zarar ve­re­bi­lir, ha­zi­ne­sin­den ne nok­san eder? Hem bu­ra­da hapis mapis yok­tur, ceza gö­rün­mü­yor.”

   Ar­ka­da­şı ona ce­va­ben dedi: “Yahu şu gö­rü­nen mem­le­ket bir ma­nev­ra mey­da­nı­dır. Hem sa­na­yi-i ga­ri­be-i sul­ta­ni­ye­nin meş­he­ri­dir. Hem mu­vak­kat te­mel­siz mi­sa­fir­ha­ne­le­ri­dir. Gör­mü­yor musun ki, her gün bir ka­fi­le gelir, biri gider, kay­bo­lur. Daima dolar bo­şa­nır. Bir zaman sonra şu mem­le­ket teb­dil edi­lecek. Bu ahali başka ve daimî bir mem­le­ke­te nak­le­di­lecek. Orada her­kes hiz­me­ti­ne mu­ka­bil ya ceza, ya mü­kâ­fat gö­recek.” dedi.

   Yine o hain ser­sem, te­mer­rüd edip: “İnan­mam. Hiç müm­kün müdür ki, bu mem­le­ket harab edil­sin; başka bir mem­le­ke­te göç etsin.” dedi.

   Bunun üze­ri­ne emin ar­ka­da­şı dedi: “Madem bu de­re­ce inad ve te­mer­rüd eder­sin. Gel, hadd ü he­sa­bı ol­ma­yan de­la­il için­de On iki Suret ile sana gös­te­re­ce­ğim ki: Bir mah­ke­me-i kübra var, bir dâr-ı mü­kâ­fat ve ihsan ve bir dâr-ı mü­ca­zat ve zin­dan var ve bu mem­le­ket her gün bir de­re­ce bo­şan­dı­ğı gibi, bir gün gelir ki, bütün bütün bo­şa­nıp harab edi­lecek.

Birinci Suret

   Hiç müm­kün müdür ki: Bir sal­ta­nat, bâ­hu­sus böyle muh­te­şem bir sal­ta­nat, hüsn-ü hiz­met eden mu­ti­le­re mü­kâ­fa­tı ve isyan eden­le­re mü­ca­za­tı bu­lun­ma­sın. Bu­ra­da yok hük­mün­de­dir.

   Demek başka yerde bir mah­ke­me-i kübra var­dır.

İkinci Suret

»  Bu gi­di­şa­ta, ic­ra­ata bak! Nasıl en fakir, en za­îf­ten tut, tâ her­ke­se mü­kem­mel, mü­kel­lef erzak ve­ri­li­yor; kim­se­siz has­ta­la­ra çok güzel ba­kı­lı­yor.
   Hem gayet kıy­met­dar ve şa­ha­ne ta­am­lar, kap­lar, mu­ras­sa’ ni­şan­lar, mü­zey­yen el­bi­se­ler, muh­te­şem zi­ya­fet­ler var­dır.

» Bak senin gibi ser­sem­ler­den başka, her­kes va­zi­fe­si­ne gayet dik­kat eder. Kimse zer­re­ce had­din­den te­ca­vüz etmez.
   En büyük şahıs, en büyük bir ita­at­le mü­te­va­zi­ane bir havf ve hey­bet al­tın­da hiz­met eder.

FiiL

»  Demek şu sal­ta­nat sa­hi­bi­nin pek büyük bir ke­re­mi, pek geniş bir mer­ha­me­ti var.
»  Hem pek büyük iz­ze­ti, pek ce­lal­li bir hay­si­ye­ti, na­mu­su var­dır.

ESMA

»  Hal­bu­ki kerem ise, in’am etmek ister. Mer­ha­met ise, ih­san­sız ola­maz.
»  İzzet ise gay­ret ister. Hay­si­yet ve namus ise, edeb­siz­le­rin te’di­bi­ni ister.

MUKTEZA

   Hal­bu­ki şu mem­le­ket­te o mer­ha­met, o na­mu­sa lâyık bin­den biri ya­pıl­mı­yor. Zalim iz­ze­tin­de, maz­lum zil­le­tin­de kalıp bu­ra­dan göçüp gi­di­yor­lar.

   Demek bir mah­ke­me-i küb­ra­ya bı­ra­kı­lı­yor…

AHİRET

Üçüncü Suret

»  Bak ne kadar âlî bir hik­met, bir in­ti­zam­la işler dö­nü­yor.
»  Hem ne kadar ha­ki­kî bir ada­let, bir mi­zan­la mu­ame­le­ler gö­rü­lü­yor.

»  Hal­bu­ki hik­met-i hü­kû­met ise, sal­ta­na­tın ce­nah-ı hi­ma­ye­si­ne il­ti­ca eden mül­te­ci­le­rin tal­ti­fi­ni ister.
»  Ada­let ise, ra­iye­tin hu­ku­ku­nun mu­ha­fa­za­sı­nı ister; tâ hü­kû­me­tin hay­si­ye­ti, sal­ta­na­tın haş­me­ti mu­ha­fa­za edil­sin.

   Hal­bu­ki şu yer­ler­de o hik­me­te, o ada­le­te lâyık bin­den biri icra edil­mi­yor. Senin gibi ser­sem­ler, çoğu ceza gör­me­den bu­ra­dan göçüp gi­di­yor­lar.

   Demek bir mah­ke­me-i küb­ra­ya bı­ra­kı­lı­yor…

Dördüncü Suret

» Bak hadd ü he­sa­ba gel­me­yen şu ser­gi­ler­de olan mi­sil­siz mü­cev­he­rat, şu sof­ra­lar­da olan em­sal­siz mat’umat gös­te­ri­yor­lar ki:

» Bu yer­le­rin pa­di­şa­hı­nın had­siz bir se­ha­ve­ti, he­sab­sız dolu ha­zi­ne­le­ri var­dır.

» Hal­bu­ki böyle bir se­ha­vet ve tü­ken­mez ha­zi­ne­ler, daimî ve is­te­ni­len her şey için­de bu­lu­nur bir dâr-ı zi­ya­fet ister.
» Hem ister ki, o zi­ya­fet­ten te­lez­züz eden­ler orada devam et­sin­ler. Tâ zeval ve firak ile elem çek­me­sin­ler. Çünki ze­val-i elem, lez­zet ol­du­ğu gibi, ze­val-i lez­zet dahi elem­dir.

» Bu ser­gi­le­re bak!   Ve şu ilân­la­ra dik­kat et!   Ve bu del­lâl­la­ra kulak ver ki, Mu’ciz­nü­ma bir pa­di­şa­hın an­ti­ka san’at­la­rı­nı teş­kil ve teş­hir edi­yor­lar. Ke­ma­lâ­tı­nı gös­te­ri­yor­lar. Mi­sil­siz ce­mal-i ma­ne­vî­si­ni beyan edi­yor­lar. Hüsn-ü mah­fî­si­nin le­ta­ifin­den bah­se­di­yor­lar.

» Demek onun pek mühim, hay­ret ve­ri­ci ke­ma­lât ve ce­mal-i ma­ne­vî­si var­dır.

» Gizli, ku­sur­suz kemal ise; tak­dir edici, is­tih­san edici, mâ­şâ­al­lah deyip mü­şa­he­de edi­ci­le­rin baş­la­rın­da teş­hir ister.  
» Mahfî, na­zir­siz cemal ise; (1) gö­rün­mek ve (2) gör­mek ister.

   Yani, kendi ce­ma­li­ni iki ve­cih­le gör­mek:

(2) Biri, muh­te­lif âyi­ne­ler­de biz­zât mü­şa­he­de etmek.
(1) Di­ğe­ri, müş­tak se­yir­ci ve mü­te­hay­yir is­tih­san edi­ci­le­rin mü­şa­he­de­si ile mü­şa­he­de etmek ister.

(2) Hem gör­mek, (1) hem gö­rün­mek,
(2) hem daimî mü­şa­he­de, (1) hem ebedî işhad ister.

» Hem o daimî cemal, müş­tak se­yir­ci ve is­tih­san edi­ci­le­rin de­vam-ı vü-cud­la­rı­nı ister. Çünki daimî bir cemal, zâil müş­ta­ka razı ola­maz. Zira dön­me­mek üzere ze­va­le mah­kûm olan bir se­yir­ci, ze­va­lin ta­sav­vu­ruy­la mu­hab­be­ti ada­ve­te döner, hay­ret ve hür­me­ti tah­ki­re mey­le­der. Çünki insan, bil­me­di­ği ve ye­tiş­me­di­ği şeye düş­man­dır.

   Hal­bu­ki şu mi­sa­fir­ha­ne­ler­den her­kes çabuk gidip, kay­bo­lu­yor. O kemal ve o ce­ma­lin bir ışı­ğı­nı belki zayıf bir göl­ge­si­ni, bir anda bakıp doy­ma­dan gi­di­yor.

   Demek bir sey­ran­gâh-ı da­imî­ye gi­di­li­yor…

Beşinci Suret

» Bak bu işler için­de gö­rü­nü­yor ki, o mi­sil­siz zâtın pek büyük bir şef­ka­ti var­dır.

» Çünki her mu­si­bet­ze­de­nin im­da­dı­na koş­tu­ru­yor. Her suale ve mat­lu­ba cevab ve­ri­yor. Hattâ bak, en edna bir hacet, en edna bir ra­iyet­ten görse, şef­kat­le kaza edi­yor. Bir ço­ba­nın bir ko­yu­nu, bir ayağı in­cin­se, ya mer­hem, ya bay­tar gön­de­ri­yor.

   Gel gi­de­lim, şu adada büyük bir iç­ti­ma var. Bütün mem­le­ket eş­ra­fı orada top­lan­mış­lar. Bak, pek büyük bir ni­şa­nı ta­şı­yan bir ya­ver-i ekrem bir nutuk oku­yor. O şef­kat­li pa­di­şa­hın­dan bir şey­ler is­ti­yor. Bütün ahali: “Evet, evet biz de is­ti­yo­ruz” di­yor­lar. Onu tas­dik ve teyid edi­yor­lar.

   Şimdi dinle, bu pa­di­şa­hın sev­gi­li­si diyor ki:

  “Ey bizi ni­met­le­riy­le per­ver­de eden sul­ta­nı­mız!
Bize gös­ter­di­ğin nü­mu­ne­le­rin ve göl­ge­le­rin asıl­la­rı­nı, menba’la­rı­nı gös­ter.
Ve bizi ma­karr-ı sal­ta­na­tı­na cel­bet.
Bizi bu çöl­ler­de mah­vet­tir­me.
Bizi hu­zu­ru­na al. Bize mer­ha­met et.
Bu­ra­da bize tat­tır­dı­ğın leziz ni­met­le­ri­ni orada yedir.
Bizi zeval ve teb’îd ile tazib etme.
Sana müş­tak ve mü­te­şek­kir şu muti ra­iye­ti­ni başı boş bı­ra­kıp i’dam etme.” diyor ve pek çok yal­va­rı­yor. Sen de işi­ti­yor­sun.

» Acaba bu kadar şef­kat­li ve kud­ret­li bir pa­di­şah, hiç müm­kün müdür ki; en edna bir ada­mın en edna bir me­ra­mı­nı ehem­mi­yet­le ye­ri­ne ge­tir­sin, en sev­gi­li bir ya­ver-i ek­re­mi­nin en güzel bir mak­su­du­nu ye­ri­ne ge­tir­me­sin?
» Hal­bu­ki o sev­gi­li­nin mak­su­du, umu­mun da mak­su­du­dur.
» Hem pa­di­şa­hın mar­zî­si, hem mer­ha­met ve ada­le­ti­nin muk­te­za­sı­dır.
» Hem ona ra­hat­tır, ağır değil. Bu mi­sa­fir­ha­ne­ler­de­ki mu­vak­kat nüz­het-gâh­lar kadar ağır gel­mez.

   Madem nü­mu­ne­le­ri­ni gös­ter­mek için beş-al­tı gün sey­ran­gâh­la­ra bu kadar mas­raf edi­yor, bu mem­le­ke­ti kurdu.
   El­bet­te ha­ki­kî ha­zi­ne­le­ri­ni, ke­ma­lâ­tı­nı, hü­ner­le­ri­ni ma­karr-ı sal­ta­na­tın­da öyle bir tarz­da gös­te­recek, öyle sey­ran­gâh­lar aça­cak ki, akıl­la­rı hay­ret­te bı­ra­ka­cak.

   Demek bu mey­dan-ı im­ti­han­da olan­lar, başı boş de­ğil­ler; sa­adet sa­ray­la­rı ve zin­dan­lar on­la­rı bek­li­yor­lar…

Altıncı Suret

» İşte gel bak, bu muh­te­şem şi­men­di­fer­ler, tay­ya­re­ler, tec­hi­zat­lar, de­po­lar, ser­gi­ler, ic­ra­at­lar gös­te­ri­yor­lar ki,

» perde ar­ka­sın­da pek muh­te­şem bir sal­ta­nat var­dır, (Ha­şi­ye) hük­me­di­yor.

   Me­se­lâ: Nasıl şu za­man­da ma­nev­ra mey­da­nın­da harb usû­lün­de, “Silâh al, süngü tak.” em­riy­le koca bir ordu baş­tan başa di­ken­li bir me­şe­gâ­ha benze­di­ği gibi;
   her bir bay­ram gü­nün­de resm-i geçit için: “For­ma­la­rı­nı­zı takıp, ni­şanla­rı­nı­zı ası­nız.” em­ri­ne karşı or­du­gâh, se­ra­ser ren­gâ­renk çiçek açmış mü-zey­yen bir bah­çe­yi tem­sil et­ti­ği mi­sil­lü;

   Öyle de rûy-i zemin mey­da­nın­da, Sul­tan-ı Ezelî’nin ni­ha­yet­siz enva’-ı cü-nu­dun­dan melek ve cinn ve ins ve hay­van­lar gibi şu­ur­suz ne­ba­tat ta­ife­si dahi, hıfz-ı hayat ci­ha­dın­da Emr-i كُنْ فَيَكُونُ ile: “Mü­da­faa için si­lâh­la­rı­nı­zı ve ci­ha­za­tı­nı­zı ta­kı­nız.” emr-i İla­hî­yi al­dık­la­rı vakit, zemin baş­tan aşa­ğı­ya bütün on­da­ki di­ken­li ağaç­lar ve ne­bat­lar sün­gü­cük­le­ri­ni tak­tık­la­rı zaman, aynen sün­gü­le­ri­ni tak­mış muh­te­şem bir or­du­gâ­ha ben­zi­yor.

   Hem ba­ha­rın her­bir günü, her­bir haf­ta­sı, birer ta­ife-i ne­ba­ta­tın birer bay­ra­mı hük­mün­de ol­du­ğu için, her­bir ta­ife­si dahi kendi Sul­ta­nı­nın o ta­ife-ye ihsan et­ti­ği güzel he­di­ye­le­ri teş­hir için ona tak­tı­ğı mu­ras­sa’ ni­şan­la­rı birer resm-i geçit tar­zın­da o Sul­tan-ı Ezelî’nin na­zar-ı şuhud ve iş­ha­dı­na ar­zet­ti­ğin­den ve öyle bir va­zi­yet gös­ter­di­ğin­den, bütün ne­ba­tat ve eşcar güya “San’at-ı Rab­ba­ni­ye mu­ras­sa­atı­nı ve çiçek ve meyve de­ni­len fıt­rat-ı İla­hi­ye­nin ni­şan­la­rı­nı ta­kı­nız, çi­çek­ler açı­nız.” emr-i Rab­ba­ni­ye­yi din­li­yorlar ki, rûy-i zemin dahi gayet muh­te­şem bir bay­ram gü­nün­de, şa­ha­ne resm-i ge­çit­te, sür­me­li for­ma­la­rı ve mu­ras­sa’ ni­şan­la­rı par­la­yan bir or­du­gâ­hı tem­sil edi­yor.

   İşte şu de­re­ce hik­met­li ve in­ti­zam­lı teç­hi­zat ve tez­yi­nat; el­bet­te ni­ha­yet­siz kadîr bir sul­ta­nın, ni­ha­yet de­re­ce­de hakîm bir hâ­ki­min em­riy­le ol­du­ğu­nu kör ol­ma­yan­la­ra gös­te­rir.

» Böyle bir sal­ta­nat, ken­di­si­ne lâyık bir ra­iyet ister.

–  Hal­bu­ki gö­rü­yor­sun, bütün ra­iyet bu mi­sa­fir­ha­ne­de top­lan­mış­lar.
   Mi­sa­fir­ha­ne ise her gün dolar, bo­şa­nır.

–  Hem bütün ra­iyet ma­nev­ra için bu mey­dan-ı im­ti­han­da bu­lu­nu­yor­lar.
   Mey­dan ise, her saat teb­dil edi­li­yor.

–  Hem bütün ra­iyet, pa­di­şa­hın kıy­met­tar ih­sa­na­tı­nın nü­mu­ne­le­ri­ni ve hâ­ri­ka san’at­la­rı­nın an­ti­ka­la­rı­nı ser­gi­ler­de te­ma­şa etmek için şu teş­hir­gâh­ta bir­kaç da­ki­ka durup sey­re­di­yor­lar.
   Meş­her ise, her da­ki­ka ta­hav­vül edi­yor. Giden gel­mez, gelen gider.

   İşte bu hal, şu va­zi­yet kat’î gös­te­ri­yor ki: Şu mi­sa­fir­ha­ne ve şu mey­dan ve şu meş­her­le­rin ar­ka­sın­da daimî sa­ray­lar, müs­te­mir mes­ken­ler, şu nü­mu­ne­le­rin ve su­ret­le­rin hâlis ve yük­sek asıl­la­rıy­la dolu bağ ve ha­zine­ler var­dır.

   Demek bu­ra­da ça­ba­la­mak onlar için­dir. Şu­ra­da ça­lış­tı­rır, orada ücret verir. Her­ke­sin is­ti­da­dı­na göre orada bir sa­ade­ti var…

Yedinci Suret

   Gel, bir parça ge­ze­lim. Şu me­de­nî ahali için­de ne var, ne yok gö­re­lim.

» İşte bak! Her yerde, her kö­şe­de, mü­te­ad­did fo­toğ­raf­lar ku­rul­muş, suret alı­yor­lar.
» Bak, her yerde mü­te­ad­did kâ­tib­ler otur­muş­lar, bir şey­ler ya­zı­yor­lar. Her şeyi kay­de­di­yor­lar. En ehem­mi­yet­siz bir hiz­me­ti, en âdi bir vu­kua-tı zab­te­di­yor­lar.
» Hâ, şu yük­sek dağda pa­di­şa­ha mah­sus bir büyük fo­toğ­raf ku­rul­muş ki (Ha­şi­ye) bütün bu yer­ler­de ne ce­re­yan eder, su­re­ti­ni alı­yor­lar.

   Şu su­re­tin işa­ret et­ti­ği ma­na­la­rın bir kısmı Ye­din­ci Ha­ki­kat’te beyan edil­miş. Yal­nız bu­ra­da pa­di­şa­ha mah­sus bir büyük fo­toğ­raf işa­re­ti ve ha­ki­ka­tı “Levh-i Mah­fuz” de­mek­tir. Levh-i Mah­fuz’un ta­hak­kuk-u vü­cu­du Yir­mi­al­tın­cı Söz’de şöyle isbat edil­miş ki:

   Nasıl küçük küçük cüz­dan­lar, büyük bir kü­tü­ğün vü­cu­du­nu ihsas eder ve küçük küçük se­ned­ler, bir def­ter-i ke­bi­rin bu­lun­du­ğu­nu iş’ar eder ve küçük kes­ret­li te­reş­şu­hat­lar, büyük bir su men­ba­ını işmam eder.

   Aynen öyle de: Küçük küçük cüz­dan­lar hük­mün­de; hem birer küçük Levh-i Mah­fuz ma­na­sın­da; hem büyük Levh-i Mah­fuz’u yazan ka­lem­den te­reş­şuh eden küçük küçük nok­ta­lar su­re­tin­de olan be­nî-be­şe­rin kuv­ve-i hâ­fı­za­la­rı, ağaç­la­rın mey­ve­le­ri, mey­ve­le­rin çe­kir­dek­le­ri, to­hum­la­rı; el­bet­te bir hâ­fı­za-i küb­ra­yı, bir def­ter-i ek­be­ri, bir levh-i mah­fuz-u a’zamı ihsas eder, iş’ar eder ve isbat eder. Belki kes­kin akıl­la­ra gös­te­rir.

» Demek o zât em­ret­miş ki; mül­kün­de ce­re­yan eden bütün mu­ame­le ve işler zab­te­dil­sin.
» Demek olu­yor ki; o zât-ı mu­az­zam bütün hâ­di­sa­tı kay­det­ti­rir, su­re­ti­ni alır.

» İşte şu dik­kat­li hıfz ve mu­ha­fa­za, el­bet­te bir mu­ha­se­be için­dir.
» Şimdi, en âdi ra­iye­tin en âdi mu­ame­le­le­ri­ni ihmal et­me­yen bir Hâ­kim-i Hafîz, hiç müm­kün müdür ki ra­iye­tin en bü­yük­le­rin­den en büyük amelle­ri­ni mu­ha­fa­za et­me­sin, mu­ha­se­be et­me­sin, mü­kâ­fat ve mü­ca­zat ver­me­sin.

   Hal­bu­ki o zâtın iz­ze­ti­ne ve gay­re­ti­ne do­ku­na­cak ve şe’n-i mer­ha­me­ti hiç kabul et­me­yecek mu­ame­le­ler, o bü­yük­ler­den sudûr edi­yor. Bu­ra­da ce­za­ya çarp­mı­yor.

   Demek bir mah­ke­me-i küb­ra­ya bı­ra­kı­lı­yor…

Sekizinci Suret

   Gel, ondan gelen bu fer­man­la­rı sana oku­ya­ca­ğım.

   Bak, mü­ker­rer va’de­di­yor ve şid­det­li teh­did edi­yor ki: “Siz­le­ri ora­dan alıp, ma­karr-ı sal­ta­na­tı­ma ge­ti­re­ce­ğim ve mu­ti­le­ri mes’ud, âsi­le­ri mah­pus ede­ce­ğim. O mu­vak­kat yeri harab edip, mü­eb­bed sa­ray­la­rı, zin­dan­la­rı havi diğer bir mem­le­ket ku­ra­ca­ğım.”

» Hem o va’d et­ti­ği şey­ler, ona gayet ra­hat­tır. Ra­iye­ti­ne, gayet mü­him­dir.
» Va’dinde hulf ise, iz­zet-i ik­ti­da­rı­na gayet zıd­dır.

   İşte bak ey ser­sem! Sen ya­lan­cı veh­mi­ni, he­ze­yan­cı ak­lı­nı, al­da­tı­cı nefsi­ni tas­dik edi­yor­sun. Ve hiç­bir vec­hi­le hulf ve hi­la­fa mec­bu­ri­ye­ti ol­mayan ve hiç­bir ci­het­le hilaf hay­si­ye­ti­ne ya­kış­ma­yan ve bütün gö­rü­nen işler sıd­kı­na şe­ha­det eden bir zâtı tek­zib edi­yor­sun. El­bet­te büyük bir ce­za­ya müs­te­hak olur­sun.

   Mi­sa­lin şuna ben­zer ki: Bir yolcu, gü­ne­şin zi­ya­sın­dan gö­zü­nü ka­pı­yor, ha­ya­li­ne ba­kı­yor; vehmi, bir yıl­dız bö­ce­ği gibi kafa fe­ne­ri­nin ışı­ğıy­la deh­şet­li yo­lu­nu ten­vir etmek is­ti­yor.

   Madem va’d etmiş, ya­pa­cak­tır. Hal­bu­ki îfası ona çok rahat ve bize ve her­şe­ye ve ona ve sal­ta­na­tı­na pek çok lâ­zım­dır.

   Demek bir mah­ke­me-i kübra, bir sa­adet-i uzma var­dır.

Dokuzuncu Suret

(Tafsili 8. ve 9. hakikatta)

   Şimdi gel! Bu da­ire­le­rin ve ce­ma­at­le­rin bazı rü­esa­la­rı­na ki, (Ha­şi­ye) her biri biz­zât pa­di­şah­la gö­rü­şecek hu­su­sî birer te­le­fo­nu var. Hem bazı onun hu­zu­ru­na çık­mış­lar.

   Şu su­re­tin isbat et­ti­ği ma­na­lar Se­ki­zin­ci Ha­ki­kat’te gö­rü­necek. Me­se­lâ, da­ire­le­rin re­is­le­ri şu tem­sil­de en­bi­ya ve ev­li­ya­ya işa­ret­tir. Ve te­lefon ise, ma’kes-i vahy ve maz­har-ı ilham olan kalb­den uza­nan bir nis­bet-i Rab­ba­ni­ye­dir ki, kalb o te­le­fo­nun ba­şı­dır ve ku­la­ğı hük­mün­de­dir.

   Ne di­yor­lar bak: Bun­lar it­ti­fak­la ihbar edi­yor­lar ki: O zât, mü­kâ­fat ve mü­ca­zat için pek muh­te­şem ve deh­şet­li bir yer ihzar etmiş. Gayet kavî va’d ve şid­det­li teh­did edi­yor.

   Hem onun izzet ve ce­la­le­ti hiç bir ve­cih­le hulf-ül va’de te­nez­zül edip, te­zel­lü­lü kabul etmez.

   Hal­bu­ki o muh­bir­ler hem te­va­tür de­re­ce­sin­de çok, hem icma’ kuv­ve­tin­de bir it­ti­fak­la haber ve­ri­yor­lar ki: Şu bazı âsârı gö­rü­nen sal­ta­nat-ı azî­me­nin me­da­rı ve ma­kar­rı, bu­ra­dan uzak bir başka mem­le­ket­te­dir ve şu mey­dan-ı im­ti­han­da bi­na­lar mu­vak­kat­tır­lar. Sonra daimî sa­ray­la­ra teb­dil edi­lecek. Bu yer­ler de­ği­şe­cek­ler.

   Çünki eser­le­riy­le aza­me­ti an­la­şı­lan şu muh­te­şem, ze­val­siz sal­ta­nat; böyle ge­çi­ci, de­vam­sız, bî­ka­rar, ehem­mi­yet­siz, mü­te­gay­yir, be­ka­sız, nâkıs, te­kem­mül­süz umûr­lar üze­rin­de ku­rul­maz, du­rul­maz…

   Demek ona lâyık, daimî, müs­te­kar, ze­val­siz, müs­te­mir, mü­kem­mel, muh­te­şem umûr­lar üze­rin­de du­ru­yor.

   Demek bir di­yar-ı âher var; el­bet­te o ma­kar­ra gi­di­le­cek­tir…

Onuncu Suret

(Tafsili 9. hakikatta)

   Gel, bugün nev­ruz-u sul­ta­nî­dir. (Ha­şi­ye) Bir te­bed­dü­lat ola­cak, acib işler çı­ka­cak. Şu ba­ha­rın şu güzel gü­nün­de, şu güzel çi­çek­li olan şu yeşil sah­ra­ya gidip bir sey­ran ede­riz.

   Bu su­re­tin rem­zi­ni Do­ku­zun­cu Ha­ki­kat’te gö­re­cek­sin. Me­se­lâ: Nev­ruz günü, bahar mev­si­mi­ne işa­ret­tir. Çi­çek­li yeşil sahra ise, bahar mev­si­min­de­ki rûy-i ze­min­dir. De­ği­şen per­de­ler, man­za­ra­lar ise, fasl-ı ba­ha­rın ib­ti­da­sın­dan, yazın in­ti­ha­sı­na kadar Sâni’-i Ka­dîr-i Zül­ce­lal’in, Fâ­tır-ı Ha­kîm-i Zül­ce­mal’in ke­mal-i in­ti­zam ile de­ğiş­tir­di­ği ve ke­mal-i rah­met ile ta­ze­len­dir­di­ği ve bir­bi­ri ar­ka­sın­da gön­der­di­ği mev­cu­dat-ı ba­ha­ri­ye ta­ba­ka­tı­na ve mas­nu­at-ı say­fi­ye ta­ife­le­ri­ne ve er­zak-ı hay­va­ni­ye ve in­sa­ni­ye­ye medar olan mat’umata işa­ret­tir.

   İşte bak! Ahali de bu ta­ra­fa ge­li­yor­lar.

   Bak bir sihir var. O bi­na­lar bir­den harab ol­du­lar, başka bir şekil aldı.

   Bak, bir mu’cize var. O harab olan bi­na­lar, bir­den bu­ra­da ya­pıl­dı. Âdeta bu hâlî bir çöl, bir me­de­nî şehir oldu.

   Bak, si­ne­ma per­de­le­ri gibi her saat başka bir âlem gös­te­rir, başka bir şekil alır.

   Buna dik­kat et ki; o kadar ka­rı­şık, sür’atli, kes­ret­li, ha­ki­kî per­de­ler için­de ne kadar mü­kem­mel bir in­ti­zam var­dır ki, her­şey yerli ye­ri­ne ko­nu­lu­yor. Ha­ya­lî si­ne­ma per­de­le­ri dahi, bunun kadar mun­ta­zam ola­maz. Mil­yon­lar mahir si­hir­baz­lar dahi, bu san’at­la­rı ya­pa­maz­lar.

   Demek, bize gö­rün­me­yen o pa­di­şa­hın çok büyük mu’ci­ze­le­ri var­dır.

   Ey ser­sem! Sen di­yor­sun: Nasıl bu koca mem­le­ket tah­rib edi­lip, başka yere ku­ru­la­cak?

   İşte gö­rü­yor­sun ki: Her saat, senin aklın kabul et­me­di­ği o teb­dil-i diyar gibi çok in­kı­lab­lar, teb­dil­ler olu­yor.

   Şu top­lan­mak, da­ğıl­mak ve şu hal­ler­den an­la­şı­lı­yor ki: Bu gö­rü­nen sür’atli iç­ti­ma­lar, da­ğıl­ma­lar, teş­kil­ler, tah­rib­ler için­de başka bir mak­sad var. Bir sa­at­lik iç­ti­ma için on sene kadar mas­raf ya­pı­lı­yor.

   Demek bu va­zi­yet­ler mak­sud-u biz­zât de­ğil­ler. Bir tem­sil­dir, bir tak­lid­dir­ler. O zât mu’cize ile ya­pı­yor. Tâ su­ret­le­ri alı­nıp ter­kib edil­sin ve ne­ti­ce­le­ri hıf­ze­di­lip ya­zıl­sın. -Na­sıl­ki, ma­nev­ra mey­dan-ı im­ti­ha­nı­nın her­şe­yi kay­de­di­li­yor­du ve ya­zı­lı­yor­du.-

   Demek, bir mec­ma-ı ek­ber­de mu­ame­le, bun­lar üze­ri­ne devam edip dö­necek. Hem bir meş­her-i a’zamda daimî gös­te­ri­lecek.

   Demek şu ge­çi­ci, ka­rar­sız va­zi­yet­ler; sabit su­ret­ler, bâki mey­ve­ler ve­ri­yor­lar.

   Demek bu ih­ti­fa­lât; bir sa­adet-i uzma, bir mah­ke­me-i kübra, bil­me­di­ği­miz ulvî ga­ye­ler için­dir…

Onbirinci Suret

(Tafsili 10. hakikatta)

   Gel, ey mu­an­nid ar­ka­daş! Bir tay­ya­re­ye, ya şarka veya garba yani mazi ve müs­tak­be­le giden bir şi­men­di­fe­re bi­ne­lim. Şu mu’ci­ze­kâr zâtın, sair yer­ler­de ne çeşit mu’ci­ze­ler gös­ter­di­ği­ni gö­re­lim.

   İşte bak, gör­dü­ğü­müz men­zil ve mey­dan ve meş­her gibi aca­ib­ler, her ta­raf­ta bu­lu­nu­yor. Lâkin san’atça, su­ret­çe bir­bi­rin­den ay­rı­dır­lar.

   Fakat buna iyi dik­kat et ki: O se­bat­sız men­zil­ler­de, o de­vam­sız mey­dan­lar­da, o be­ka­sız meş­her­ler­de; ne kadar bahir bir hik­me­tin in­ti­za­ma­tı, ne de­re­ce zahir bir ina­ye­tin işa­ra­tı, ne mer­te­be âlî bir ada­le­tin ema­ra­tı, ne de­re­ce vâsi’ bir mer­ha­me­tin se­me­ra­tı gö­rü­nü­yor.

   Ba­si­ret­siz ol­ma­yan her­kes ya­kî­nen anlar ki:

» Onun hik­me­tin­den daha ekmel bir hik­met
» ve ina­ye­tin­den daha ecmel bir ina­yet
» ve mer­ha­me­tin­den daha eşmel bir mer­ha­met
» ve ada­le­tin­den daha ecell bir ada­let ola­maz ve ta­sav­vur edi­le­mez.

   Eğer fa­ra­za te­veh­hüm et­ti­ğin gibi, da­ire-i mem­le­ke­tin­de daimî men­zil­ler, âlî me­kân­lar, sabit ma­kam­lar, bâki mes­ken­ler, mukim ahali, mes’ud ra­iye­ti bu­lun­maz­sa; şu hik­met, ina­yet, mer­ha­met, ada­le­tin ha­ki­kat­la­rı­na şu be­ka­sız mem­le­ket maz­har ola­ma­dı­ğı malûm ve on­la­ra maz­har ola­cak, başka yerde de bu­lun­maz­sa; o vakit gün­düz or­ta­sın­da gü­ne­şin ışı­ğı­nı gör­dü­ğü­müz halde gü­ne­şi inkâr etmek de­re­ce­sin­de bir ah­mak­lık­la,

» şu gö­zü­müz önün­de­ki hik­me­ti inkâr etmek
» ve şu mü­şa­he­de et­ti­ği­miz ina­ye­ti inkâr etmek
» ve şu gör­dü­ğü­müz mer­ha­me­ti inkâr etmek
» ve şu pek kuv­vet­li ema­ra­tı, işa­ra­tı gö­rü­nen ada­le­ti inkâr etmek lâzım gelir.

   Hem bu gör­dü­ğü­müz ic­ra­at-ı ha­kî­ma­ne ve ef’al-i ke­ri­ma­ne ve ih­sa­nat-ı ra­hî­ma­ne­nin sa­hi­bi­ni; -hâşâ sümme hâşâ!- sefih bir oyun­cu, gad­dar bir zalim ol­du­ğu­nu kabul etmek lâ­zım­ge­lir. Bu ise, ha­ki­kat­le­rin zıd­la­rı­na in­kı­la­bı­dır. Hal­bu­ki in­kı­lab-ı ha­ka­ik, bütün ehl-i aklın it­ti­fa­kıy­la mu­hal­dir, müm­kün de­ğil­dir. Yal­nız, her­şe­yin vü­cu­du­nu inkâr eden So­fes­taî eb­leh­ler ha­riç­tir.

   Demek, bu di­yar­dan başka bir diyar var­dır. Onda bir mah­ke­me-i kübra, bir ma’de­le-i ulya, bir mek­re­me-i uzma var­dır ki; tâ şu mer­ha­met ve hik­met ve ina­yet ve ada­let ta­ma­men te­za­hür et­sin­ler…

Onikinci Suret

   Gel şimdi dö­ne­ce­ğiz. Şu ce­ma­at­le­rin re­is­le­riy­le ve za­bit­le­riy­le gö­rü­şe­ce­ğiz ve tec­hi­zat­la­rı­na ba­ka­ca­ğız ki; o tec­hi­zat, yal­nız o mey­dan­da­ki kısa bir müd­det için­de ge­çin­mek için mi ve­ril­miş­tir? Yahut başka yerde uzun bir sa­adet ha­ya­tı tah­sil etmek için mi ve­ril­miş­tir? Gö­re­lim. Her­ke­se ve her tec­hi­za­ta ba­ka­ma­yız.

   Fakat nü­mu­ne için şu za­bi­tin cüz­dan ve def­te­ri­ne ba­ka­ca­ğız:

   Bu cüz­dan­da za­bi­tin rüt­be­si, maaşı, va­zi­fe­si, mat­lu­ba­tı, düs­tur-u ha­re­kâ­tı var­dır.

• Bak, bu rütbe bir­kaç gün­lük için değil; pek uzun bir zaman için ve­ri­le­bi­lir.
• “Şu maaşı ha­zi­ne-i hâs­sa­dan filan ta­rih­te ala­cak­sın” ya­zı­lı­dır. Hal­bu­ki o tarih, çok zaman sonra ve bu mey­dan ka­pan­dık­tan sonra gelir.
Şu va­zi­fe ise; şu mu­vak­kat mey­da­na göre değil, belki pa­di­şa­hın kur­bün­de daimî bir sa­ade­ti ka­zan­mak için ve­ril­miş­tir.
Şu mat­lu­bat ise, bir­kaç gün­lük bu mi­sa­fir­ha­ne­de ge­çin­mek için ola­maz. Belki uzun ve mes’udane bir hayat için ola­bi­lir.
Şu düs­tur ise, bütün bütün açığa verir ki; cüz­dan sa­hi­bi başka yere nam­zed­dir, başka âleme ça­lı­şır.

   Bak şu def­ter­ler­de, âlet­ler tec­hi­za­tı­nın su­ret-i is­ti­ma­li ve mes’uli­yet­ler var­dır.

   Hal­bu­ki eğer yal­nız bu mey­dan­dan başka âlî, daimî bir yer bu­lun­maz­sa; şu muh­kem def­ter, o kat’î cüz­dan, bütün bütün ma­na­sız olur.

   Hem şu muh­te­rem zabit ve mü­ker­rem ku­man­dan ve mu­az­zez reis; bütün aha­li­den aşağı, her­kes­ten daha bed­baht, daha bî­ça­re, daha zelil, daha mu­si­bet­li, daha fakir, daha zayıf bir de­re­ke­ye düşer.

   İşte buna kıyas et. Hangi şeye dik­kat etsen şe­ha­det eder ki: Bu fâ­ni­den sonra bir bâki var...

   Ey ar­ka­daş! Demek, bu mu­vak­kat mem­le­ket bir tarla hük­mün­de­dir. Bir ta­lim­gâh­tır, bir pa­zar­dır. El­bet­te ar­ka­sın­da bir mah­ke­me-i kübra, bir sa­adet-i uzma ge­le­cek­tir.

   Eğer bunu inkâr etsen; bütün za­bit­ler­de­ki cüz­dan­la­rı, def­ter­le­ri, tec­hi­zat­la­rı, düs­tur­la­rı belki şu mem­le­ket­te­ki bütün in­ti­za­ma­tı, hattâ hü­kû­me­ti inkâr et­me­ğe mec­bur olur­sun ve bütün vaki’ olan ic­ra­atın vü­cu­du­nu tek­zib etmek lâ­zım­ge­lir. O vakit sana, insan ve zî­şu­ur de­nil­mez. So­fes­ta­îler­den daha akıl­sız olur­sun.

   Sakın zan­net­me; teb­dil-i mem­le­ket de­lil­le­ri bu “Oniki Suret“e mün­ha­sır­dır. Belki hadd ü he­sa­ba gel­mez ema­re­ler, de­lil­ler var ki: Şu ka­rar­sız mü­te­gay­yir mem­le­ket; ze­val­siz, müs­te­kar bir mem­le­ke­te tah­vil edi­le­cek­tir.

   Hem hadd ü he­sa­ba gel­mez işa­ret­ler, alâ­met­ler var ki: Bu ahali, şu mu­vak­kat mi­sa­fir­ha­ne­ler­den alı­na­cak, sal­ta­na­tın ma­karr-ı da­imî­si­ne gön­de­ri­lecek.

   Bâ­hu­sus, gel sana “Oniki Suret” kuv­ve­tin­den daha kuv­vet­li bir bür­han daha gös­te­re­ce­ğim.

(Taf­si­li oni­kin­ci ha­ki­kat­ta)

   İşte gel bak, şu uzak­ta­ki gö­rü­nen ce­ma­at-ı azîme için­de, evvel adada gör­dü­ğü­müz büyük nişan sa­hi­bi Ya­ver-i Ekrem bir teb­li­gat­ta bu­lu­nu­yor. Gi­de­lim, din­le­ye­lim. Bak o par­lak ya­ver-i ekrem, bak o yük­sek­te ta’lik edil­miş fer­man-ı a’zamı aha­li­ye bil­di­ri­yor ve diyor ki:

   Ha­zır­la­nı­nız; başka, daimî bir mem­le­ke­te gi­de­cek­si­niz. Öyle bir mem­le­ket ki, bu mem­le­ket ona nis­be­ten bir zin­dan hük­mün­de­dir. Pa­di­şa­hı­mı­zın ma­karr-ı sal­ta­na­tı­na gidip mer­ha­me­ti­ne, ih­san­la­rı­na maz­har ola­cak­sı­nız. Eğer gü­zel­ce bu fer­ma­nı din­le­yip itaat et­se­niz… Yoksa isyan edip din­le­mez­se­niz, müd­hiş zin­dan­la­ra atı­la­cak­sı­nız. gibi teb­li­gat­ta bu­lu­nu­yor.

   Sen de gö­rü­yor­sun ki; o fer­man-ı a’zamda öyle i’caz­kâr bir turra var ki, hiç­bir vec­hi­le ka­bil-i tak­lid değil. Senin gibi ser­sem­ler­den başka her­kes; o fer­man, pa­di­şa­hın fer­ma­nı ol­du­ğu­nu kat’î bilir.

   Ve o par­lak ya­ver-i ek­rem­de öyle ni­şan­lar var ki; senin gibi kör­ler­den başka her­kes o zâtı, pa­di­şa­hın pek doğru ter­cü­man-ı eva­mi­ri ol­du­ğu­nu ya­kî­nen anlar.

   Acaba o ya­ver-i ekrem o fer­man-ı a’zamla be­ra­ber bütün kuv­ve­tiy­le dava edip teb­liğ et­tik­le­ri şu teb­dil-i mem­le­ket mes’elesi, hiç kabil midir ki iti­raz kabul etsin. Evet kabil değil! İllâ ki, bütün bu gör­dü­ğü­müz her şeyi inkâr ede­sin…

   Şimdi ey ar­ka­daş!. Söz se­nin­dir, söyle. Ne di­yor­san de!

  -Ben ne di­ye­ce­ğim, daha buna karşı bir şey de­ne­bi­lir mi? Gün­düz or­ta­sın­da gü­ne­şe karşı söz söy­le­nir mi? Yal­nız derim ki: El­ham­dü­lil­lah, yüz­bin defa şükür olsun ki; vehim ve heva ta­hak­kü­mün­den, nefis ve heves esa­re­tin­den kur­tu­lup, daimî hapis ve zin­dan­dan halâs oldum ve inan­dım ki: Bu kar­ma­ka­rı­şık, ka­rar­sız mi­sa­fir­ha­ne­ler­den başka ve kurb-u şa­ha­ne­de bir di­yar-ı sa­adet var­dır; biz de ona nam­ze­diz…

   İşte haşir ve âhi­ret­ten ki­na­ye ve iba­ret olan şu hi­kâ­ye-i tem­si­li­ye bu­ra­da tamam oldu. Şimdi tev­fik-ı İlahî ile ha­ki­kat-ı ul­ya­ya ge­çe­ce­ğiz. Geç­miş “Oniki Suret“e mu­ka­bil “Oniki mü­te­sa­nid Ha­ki­kat” ile bir “Mu­kad­di­me” beyan ede­ce­ğiz.

Mukaddime

   Bir­kaç işa­ret­le başka yer­ler­de yani Yir­mi­ikin­ci, On­do­ku­zun­cu, Yir­mi­al­tın­cı Söz­ler­de izah edi­len bir­kaç mes’eleye işa­ret ede­riz.

Birinci İşaret

   Hi­kâ­ye­de­ki ser­sem ada­mın o emin ar­ka­da­şıy­la, üç ha­ki­kat­la­rı var.

   Bi­rin­ci­si: Nefs-i em­ma­rem ile kal­bim­dir.
   İkin­ci­si: Fel­se­fe şa­kird­le­riy­le, Kur’an-ı Hakîm til­miz­le­ri­dir.
   Üçün­cü­sü: Üm­met-i İslâ­mi­ye ile mil­let-i küf­ri­ye­dir.

   Fel­se­fe şa­kird­le­ri ve mil­let-i küf­ri­ye ve nefs-i em­ma­re­nin en müd­hiş da­la­le­ti, Ce­nab-ı Hakk’ı ta­nı­ma­mak­ta­dır. Hi­kâ­ye­de nasıl emin adam de­miş­ti: “Bir harf kâ­tib­siz olmaz, bir kanun hâ­kim­siz olmaz.” Biz de deriz:

   Na­sıl­ki bir kitab, bâ­hu­sus öyle bir kitab ki; her ke­li­me­si için­de küçük ka­lem­le bir kitab ya­zıl­mış, her harfi için­de ince kalem ile mun­ta­zam bir ka­si­de ya­zıl­mış. Kâ­tib­siz olmak, son de­re­ce mu­hal­dir.

   Öyle de şu kâ­inat nak­kaş­sız olmak, son de­re­ce muhal ender mu­hal­dir.

   Zira bu kâ­inat öyle bir ki­tab­dır ki,

   Her sa­hi­fe­si çok ki­tab­la­rı ta­zam­mun eder.
   Hattâ her ke­li­me­si için­de bir kitab var­dır.
   Her bir harfi için­de bir ka­si­de var­dır.

   Yer­yü­zü bir sa­hi­fe­dir, ne kadar kitab için­de var.
   Bir ağaç bir ke­li­me­dir, ne kadar sa­hi­fe­si var­dır.
   Bir meyve bir harf; bir çe­kir­dek, bir nok­ta­dır.
   O nok­ta­da koca bir ağa­cın proğ­ra­mı, fih­ris­te­si var.

   İşte böyle bir kitab, ev­saf-ı celal ve ce­ma­le, ni­ha­yet­siz kud­ret ve hik­me­te mâlik bir Zât-ı Zül­ce­lal’in nakş-ı ka­lem-i kud­re­ti ola­bi­lir.

   Demek âle­min şu­hu­duy­la, bu iman lâ­zım­ge­lir. İllâ ki, da­la­let­ten sar­hoş olmuş ola…

   Hem na­sıl­ki bir hane us­ta­sız olmaz. Bâ­hu­sus öyle bir hane ki; hâ­ri­ka san’at­lar­la, acib na­kış­lar­la, garib zî­net­ler­le tez­yin edil­miş. Hattâ her­bir ta­şın­da, bir saray kadar san’at der­ce­dil­miş. Us­ta­sız olmak, hiç­bir akıl kabul ede­mez, gayet mahir bir san’atkâr ister.
   Bâ­hu­sus o saray için­de si­ne­ma per­de­le­ri gibi her sa­at­te ha­ki­kî men­zil­ler teş­kil edi­lip, ke­mal-i in­ti­zam­la el­bi­se de­ğiş­tir­di­ği gibi de­ğiş­ti­ri­yor. Hattâ her­bir ha­ki­kî perde için­de, mü­te­ad­did küçük küçük men­zil­ler ica­de­di­li­yor.

   Öyle de şu kâ­inat ni­ha­yet­siz hakîm, alîm, kadîr bir sâni’ ister. Çünki şu muh­te­şem kâ­inat öyle bir sa­ray­dır ki: Ay, Güneş lâm­ba­la­rı; yıl­dız­lar, mum­la­rı; zaman, bir ip, bir şe­rit­tir ki, o Sâni’-i Zül­ce­lal her sene bir başka âlemi ona takıp, gös­te­ri­yor. O tak­tı­ğı âle­min için­de üç­yü­zalt­mış tarz­da mun­ta­zam su­ret­le­ri­ni tec­did edi­yor. Ke­mal-i in­ti­zam­la ve hik­met­le de­ğiş­ti­ri­yor. Yer­yü­zü­nü bir sof­ra-i nimet yap­mış ki, her bahar mev­si­min­de, üç­yüz­bin enva’-ı mas­nu­atıy­la tez­yin edi­yor. Hadd ü he­sa­ba gel­mez enva’-ı ih­sa­na­tıy­la dol­du­ru­yor. Öyle bir tarz­da ki, ni­ha­yet ih­ti­lat için­de ve ka­rış­mış ol­duk­la­rı halde, ni­ha­yet de­re­ce­de im­ti­yaz ve fark­la bir­bir­le­rin­den ay­rı­lı­yor. Başka ci­het­le­ri buna kıyas et… Nasıl, böyle bir sa­ra­yın Sâni’inden gaf­let edi­le­bi­lir?

   Hem na­sıl­ki bu­lut­suz, gün­düz or­ta­sın­da, Gü­ne­şin deniz yü­zün­de bütün ka­bar­cık­lar üs­tün­de ve ka­ra­da bütün par­lak şey­ler­de ve kar’ın bütün par­ça­la­rın­da cil­ve­si gö­rün­dü­ğü ve aksi mü­şa­he­de edil­di­ği halde Gü­ne­şi inkâr etmek, ne de­re­ce acib bir di­va­ne­lik he­ze­ya­nı­dır. Çünki o vakit bir­tek Gü­ne­şi inkâr ve kabul et­me­mek­le; ka­ta­rat sa­yı­sın­ca, ka­bar­cık­lar mik­da­rın­ca, par­ça­lar ade­din­ce, ha­ki­kî ve bil’asale gü­neş­çik­le­ri kabul etmek lâ­zım­ge­li­yor. Her zer­re­cik­te (ki ancak bir zerre sı­kı­şa­bil­di­ği halde) koca bir Gü­ne­şin ha­ki­ka­tı­nı için­de kabul etmek lâzım gel­di­ği gibi,

   Aynen öyle de: Şu sı­ra­va­ri için­de her zaman hik­met­le de­ği­şen ve düz­gün­lük için­de her vakit ta­ze­le­nen şu mun­ta­zam kâ­ina­tı görüp, Hâ­lık-ı Zül­ce­lal’i ev­saf-ı ke­ma­liy­le tas­dik et­me­mek, ondan daha ber­bad bir da­la­let di­va­ne­li­ği­dir, bir mec­nun­luk he­ze­ya­nı­dır. Zira her­şey­de, hattâ her­bir zer­re­de bir ulu­hi­yet-i mut­la­ka kabul etmek lâ­zım­dır.

   Çünki me­se­lâ ha­va­nın her­bir zer­re­si; her­bir çiçek ile her­bir mey­ve­ye, her­bir yap­ra­ğa girer ve iş­le­ye­bi­lir.

   İşte şu zerre, eğer memur ol­maz­sa, bütün gi­re­bil­di­ği ve iş­le­di­ği mas­nu­la­rın tarz-ı teş­ki­la­tı­nı ve su­ret­le­ri­ni ve he­yet­le­ri­ni bil­mek lâ­zım­dır, tâ için­de iş­le­ye­bil­sin. Demek muhit bir ilim ve kud­re­te mâlik ol­ma­lı ki, böyle yap­sın.

   Me­se­lâ, top­rak­ta her­bir zer­re­si ka­bil­dir ki, muh­te­lif bütün to­hum­lar ve çe­kir­dek­le­re medar ve menşe olsun.

   Eğer memur ol­maz­sa, lâzım ge­li­yor ki: Otlar ve ağaç­lar ade­din­ce ma­ne­vî ci­ha­zat ve ma­ki­ne­le­ri ta­zam­mun etsin. Ve­ya­hut on­la­rın bütün tarz-ı teş­ki­la­tı­nı bilir, yapar, bütün on­la­ra giy­di­ri­len su­ret­le­ri tanır, di­ke­bi­lir bir san’at ve kud­ret ver­mek lâ­zım­ge­lir.

   Daha sair mev­cu­da­tı da kıyas et. Tâ an­la­ya­cak­sın ki: Her şeyde aşi­kâ­re, vah­da­ni­ye­tin çok de­lil­le­ri var.

   Evet bir şey­den her şeyi yap­mak ve her­şe­yi bir­tek şey yap­mak, her­şe­yin hâ­lı­kı­na has bir iştir.

وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

"Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin." İsrâ Sûresi, 17:44.

   fer­man-ı zî­şa­nı­na dik­kat et.

   Demek Vâ­hid-i Ehad’ı kabul et­me­mek ile, mev­cu­dat ade­din­ce ilah­la­rı kabul etmek lâ­zım­ge­lir.

İkinci İşaret

   Hi­kâ­ye­de bir ya­ver-i ek­rem­den bah­se­dil­miş ve de­nil­miş ki: Kör ol­ma­yan her­kes onun ni­şan­la­rı­nı gör­mek­le anlar ki: O zât, pa­di­şa­hın em­riy­le ha­re­ket eder ve onun has ben­de­si­dir.

   İşte o ya­ver-i ekrem, Re­sul-i Ekrem’dir (Aley­his­sa­lâ­tü Ves­se­lâm).

   Evet şöyle mü­zey­yen bir kâ­ina­tın, öyle mu­kad­des bir Sâni’ine böyle bir Re­sul-i Ekrem, ışık şemse lü­zu­mu de­re­ce­sin­de el­zem­dir.

   Çünki nasıl Güneş, ziya ver­mek­si­zin müm­kün de­ğil­dir.

   Öyle de ulu­hi­yet de, pey­gam­ber­le­ri gön­der­mek­le ken­di­ni gös­ter­mek­si­zin müm­kün de­ğil­dir.

   Hem hiç müm­kün olur mu ki, ni­ha­yet ke­mal­de olan bir cemal; gös­te­ri­ci ve tarif edici bir va­sı­ta ile ken­di­ni gös­ter­mek is­te­me­sin?

   Hem müm­kün olur mu ki; gayet ce­mal­de bir ke­mal-i san’at, onun üze­ri­ne en­zar-ı dik­ka­ti cel­be­den bir del­lâl va­sı­ta­sıy­la teş­hir is­te­me­sin?

   Hem hiç müm­kün olur mu ki; bir ru­bu­bi­yet-i âm­me­nin sal­ta­nat-ı kül­li­ye­si, kes­ret ve cüz’iyat ta­ba­ka­tın­da vah­da­ni­yet ve sa­me­da­ni­ye­ti­ni, zül­ce­na­heyn bir meb’us va­sı­ta­sıy­la ilâ­nı­nı is­te­me­sin! Yani o zât, ubu­di­yet-i kül­li­ye ci­he­tiy­le kes­ret ta­ba­ka­tı­nın der­gâh-ı İla­hi­ye el­çi­si ol­du­ğu gibi, kur­bi­yet ve ri­sa­let ci­he­tiy­le der­gâh-ı İla­hî­nin kes­ret ta­ba­ka­tı­na me­mu­ru­dur.

   Hem hiç müm­kün olur mu ki; ni­ha­yet de­re­ce­de bir hüsn-ü zâtî sa­hi­bi, ce­ma­li­nin me­ha­si­ni­ni ve hüs­nü­nün le­ta­ifi­ni âyi­ne­ler­de gör­mek ve gös­ter­mek is­te­me­sin! Yani bir habib resul va­sı­ta­sıy­la ki; hem ha­bib­dir, ubu­di­ye­tiy­le ken­di­ni ona sev­di­rir, âyi­ne­dar­lık eder. Hem re­sul­dür; onu mah­lu­ka­tı­na sev­di­rir, ce­mal-i es­ma­sı­nı gös­te­rir.

   Hem hiç müm­kün olur mu ki; acib mu’ci­ze­ler­le, garib ve kıy­met­tar şey­ler­le dolu ha­zi­ne­ler sa­hi­bi, sar­raf bir tarif edici ve vas­saf bir teş­hir edici va­sı­ta­sıy­la en­zar-ı halka arz ve baş­la­rın­da izhar et­mek­le, gizli ke­ma­lâ­tı­nı beyan etmek irade et­me­sin ve is­te­me­sin?

   Hem müm­kün olur mu ki; bu kâ­ina­tı bütün es­ma­sı­nın ke­ma­lâ­tı­nı ifade eden mas­nu­at­la tez­yin ede­rek seyir için garib ve ince san’at­lar­la süs­le­nil­miş bir sa­ra­ya ben­zet­sin de, reh­ber bir mu­al­lim tayin et­me­sin?

   Hem hiç müm­kün olur mu ki; bu kâ­ina­tın sa­hi­bi, şu kâ­ina­tın ta­hav­vü­la­tın­da­ki mak­sad ve gaye ne ola­ca­ğı­nı, müş’ir-i tıl­sım-ı muğ­la­kı­nı, hem mev­cu­da­tın “Ne­re­den? Ne­re­ye? Ne­ci­sin?” üç su­al-i müş­ki­lin mu­am­ma­sı­nı bir elçi va­sı­ta­sıy­la aç­tır­ma­sın!

   Hem hiç müm­kün olur mu ki; bu güzel mas­nu­at ile ken­di­ni zî­şu­ura ta­nıt­tı­ran ve kıy­met­li ni­met­ler ile ken­di­ni sev­di­ren Sâni’-i Zül­ce­lal; onun mu­ka­bi­lin­de zî­şu­ur­dan mar­zi­ya­tı ve ar­zu­la­rı ne ol­du­ğu­nu bir elçi va­sı­ta­sıy­la bil­dir­me­sin!

   Hem hiç müm­kün olur mu ki; nev’-i in­sa­nı, şu­ur­ca kes­re­te müb­te­la, is­ti­dad­ca ubu­di­yet-i kül­li­ye­ye mü­hey­ya su­re­tin­de ya­ra­tıp, mu­al­lim bir reh­ber va­sı­ta­sıy­la on­la­rı kes­ret­ten vah­de­te yüz­le­ri­ni çe­vir­mek is­te­me­sin!

   Daha bun­lar gibi çok ve­za­if-i nü­büv­vet var ki, her­bi­ri bir bür­han-ı kat’îdir ki: Ulu­hi­yet, ri­sa­let­siz ola­maz…

   Şimdi acaba âlem­de Mu­ham­med-i Arabî Aley­his­sa­lâ­tü Ves­se­lâm’dan -be­yan olu­nan evsaf ve ve­za­ife- daha ehil ve daha câmi’ kim zuhur etmiş? Ve rüt­be-i ri­sa­le­te ve va­zi­fe-i teb­li­ğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman gös­ter­miş midir? Hâyır, aslâ ve kat’â!.

   Belki o, bütün re­sul­le­rin sey­yi­di­dir, bütün en­bi­ya­nın ima­mı­dır, bütün as­fi­ya­nın ser­ve­ri­dir, bütün mu­kar­re­bî­nin ak­re­bi­dir, bütün mah­lu­ka­tın ek­me­li­dir, bütün mür­şid­le­rin sul­ta­nı­dır.

   Evet ehl-i tah­ki­ka­tın it­ti­fa­kıy­la, Şakk-ı Kamer ve par­mak­la­rın­dan su ak­ma­sı gibi bine baliğ mu’ci­za­tın­dan hadd ü he­sa­ba gel­mez de­la­il-i nü­büv­ve­tin­den başka, Kur’an-ı Azî­müş­şan gibi bir bahr-i ha­ka­ik ve kırk ve­cih­le mu’cize olan mu’ci­ze-i kübra, Güneş gibi ri­sa­le­ti­ni gös­ter­me­ğe kâ­fi­dir. Başka ri­sa­le­ler­de ve bil­hâs­sa Yir­mi­be­şin­ci Söz’de Kur’anın kırka karib vü­cuh-u i’ca­zın­dan bah­set­ti­ği­miz­den bu­ra­da kısa ke­si­yo­ruz.

Üçüncü İşaret

   Ha­tı­ra gel­me­sin ki: Bu kü­çü­cük in­sa­nın ne ehem­mi­ye­ti var ki, bu azîm dünya onun mu­ha­se­be-i a’mali için ka­pan­sın, başka bir daire açıl­sın?

   Çünki bu kü­çü­cük insan, câ­mi­iyet-i fıt­rat iti­ba­riy­le şu mev­cu­dat için­de bir us­ta­ba­şı ve bir del­lâl-ı sal­ta­nat-ı İla­hi­ye ve bir ubu­di­yet-i kül­li­ye­ye maz­har ol­du­ğun­dan büyük ehem­mi­ye­ti var­dır.

   Hem ha­tı­ra gel­me­sin ki: Kı­sa­cık bir ömür­de nasıl ebedî bir azaba müs­te­hak olur?

   Zira küfür; şu mek­tu­bat-ı Sa­me­da­ni­ye de­re­ce­sin­de ve kıy­me­tin­de olan kâ­ina­tı ma­na­sız, ga­ye­siz bir de­re­ke­ye dü­şür­dü­ğü için, bütün kâ­ina­ta karşı bir tah­kir ol­du­ğu gibi; bu mev­cu­dat­ta cil­ve­le­ri, na­kış­la­rı gö­rü­nen bütün es­ma-i kud­si­ye-i İla­hi­ye­yi inkâr ile red ve Ce­nab-ı Hakk’ın hak­ka­ni­yet ve sıd­kı­nı gös­te­ren gayr-ı mü­te­na­hî bütün de­lil­le­ri­ni tek­zib ol­du­ğun­dan ni­ha­yet­siz bir ci­na­yet­tir. Ni­ha­yet­siz ci­na­yet ise, ni­ha­yet­siz azabı îcab eder…

Dördüncü İşaret

   Na­sıl­ki hi­kâ­ye­de oniki su­ret­le gör­dük ki: Hiç­bir ci­het­le müm­kün değil; öyle bir pa­di­şa­hın, öyle mu­vak­kat mi­sa­fir­ha­ne gibi bir mem­le­ke­ti bu­lun­sun da, müs­te­kar ve haş­me­ti­ne maz­har ve sal­ta­nat-ı uz­ma­sı­na medar diğer daimî bir mem­le­ke­ti bu­lun­ma­sın…

   Öyle de hiç­bir ve­cih­le müm­kün değil ki; bu fâni âle­min bâki Hâlık’ı, bunu icad etsin de, bâki bir âlemi icad et­me­sin?

   Hem müm­kün değil: Şu bedî’ ve zâil kâ­ina­tın ser­me­dî Sâni’i bunu halk etsin de, müs­te­kar ve daimî diğer bir kâ­ina­tı icad et­me­sin?

   Hem müm­kün değil: Bu meş­her ve mey­dan-ı im­ti­han ve tarla hük­mün­de olan dün­ya­nın Hakîm ve Kadîr ve Rahîm olan Fâtır’ı onu ya­rat­sın, onun bütün ga­ye­le­ri­ne maz­har olan dâr-ı âhi­re­ti halk et­me­sin?

   Bu ha­ki­ka­ta oniki kapı ile gi­ri­lir. Oniki ha­ki­kat ile o ka­pı­lar açı­lır. En kısa ve ba­sit­ten baş­la­rız:

Birinci Hakikat

   Bâb-ı ru­bu­bi­yet ve sal­ta­nat­tır ki, ism-i Rabb’in cil­ve­si­dir.

   Hiç müm­kün müdür ki: Şe’n-i ru­bu­bi­yet ve sal­ta­nat-ı ulu­hi­yet, bâ­hu­sus böyle bir kâ­ina­tı, ke­ma­lâ­tı­nı gös­ter­mek için gayet âlî ga­ye­ler ve yük­sek mak­sad­lar ile icad etsin, onun gayat ve ma­ka­sı­dı­na karşı iman ve ubu­di­yet­le mu­ka­be­le eden mü’min­le­re mü­kâ­fa­tı bu­lun­ma­sın. Ve o ma­ka­sı­dı red ve tah­kir ile mu­ka­be­le eden ehl-i da­la­le­te mü­ca­zat et­me­sin?

İkinci Hakikat

   Bâb-ı kerem ve rah­met­tir ki, Kerim ve Rahîm is­mi­nin cil­ve­si­dir.

   Hiç müm­kün müdür ki: Gös­ter­di­ği âsâr ile ni­ha­yet­siz bir kerem ve ni­ha­yet­siz bir rah­met ve ni­ha­yet­siz bir izzet ve ni­ha­yet­siz bir gay­ret sa­hi­bi olan şu âle­min Rabbi; kerem ve rah­me­ti­ne lâyık mü­kâ­fat, izzet ve gay­re­ti­ne şa­yes­te mü­ca­zat­ta bu­lun­ma­sın.

   Evet şu dünya gi­di­şa­tı­na ba­kıl­sa gö­rü­lü­yor ki; en âciz, en za­îf­ten tut (Ha­şi­ye)

   Rızk-ı helâl, ik­ti­dar ile alın­ma­dı­ğı­na, belki if­ti­ka­ra bi­na­en ve­ril­di­ği­ne de­lil-i kat’î:
   İkti­dar­sız yav­ru­la­rın hüsn-ü ma­işe­ti ve muk­te­dir ca­na­var­la­rın dîk-ı ma­işe­ti;
   hem ze­kâ­vet­siz ba­lık­la­rın se­miz­li­ği ve ze­kâ­vet­li, hi­le­li tilki ve may­mu­nun derd-i ma­işet­le vü­cud­ça za­îf­li­ği­dir.
   Demek rızık, ik­ti­dar ve ih­ti­yar ile ma’kûsen mü­te­na­sib­dir. Ne de­re­ce ik­ti­dar ve ih­ti­ya­rı­na gü­ven­se, o de­re­ce derd-i ma­işe­te müb­te­la olur.

   tâ en ka­vî­ye kadar her can­lı­ya lâyık bir rızık ve­ri­li­yor. En zaif, en âcize en iyi rızık ve­ri­li­yor. Her dert­li­ye um­ma­dı­ğı yer­den der­man ye­tiş­ti­ri­li­yor. Öyle ulvî bir ke­rem­le zi­ya­fet­ler, ik­ram­lar olu­nu­yor ki, ni­ha­yet­siz bir kerem eli için­de iş­le­di­ği­ni be­dâ­he­ten gös­te­ri­yor.

  Me­se­lâ, bahar mev­si­min­de cen­net hu­ri­le­ri tar­zın­da bütün ağaç­la­rı sün­düs-mi­sal li­bas­lar ile giy­di­rip, çiçek ve mey­ve­le­rin mu­ras­sa­atıy­la süs­len­di­rip hiz­met­kâr ede­rek on­la­rın latif el­le­ri olan dal­la­rıy­la, çeşit çeşit en tatlı, en mu­san­na’ mey­ve­le­ri bize tak­dim etmek;
  hem ze­hir­li bir si­ne­ğin eliy­le şi­fa­lı en tatlı balı bize ye­dir­mek;
  hem en güzel ve yu­mu­şak bir li­ba­sı elsiz bir bö­ce­ğin eliy­le bize giy­dir­mek;
  hem rah­me­tin büyük bir ha­zi­ne­si­ni küçük bir çe­kir­dek için­de bizim için sak­la­mak; ne kadar cemil bir kerem, ne kadar latif bir rah­met eseri ol­du­ğu be­da­he­ten an­la­şı­lır.

   Hem insan ve bazı ca­na­var­lar­dan başka, Güneş ve Ay ve Arz’dan tut, tâ en küçük mah­lu­ka kadar her­şey ke­mal-i dik­kat­le va­zi­fe­si­ne ça­lış­ma­sı, zer­re­ce had­din­den te­ca­vüz et­me­me­si, bir azîm hey­bet tah­tın­da umumî bir itaat bu­lun­ma­sı; büyük bir celal ve izzet sa­hi­bi­nin em­riy­le ha­re­ket et­tik­le­ri­ni gös­te­ri­yor.

   Hem gerek ne­ba­tî ve gerek hay­va­nî ve gerek in­sa­nî bütün vâ­li­de­le­rin o rahîm şef­kat­le­riy­le (Ha­şi­ye)

   Evet aç bir ars­lan, zaif bir yav­ru­su­nu kendi nef­si­ne ter­cih ede­rek, elde et­ti­ği bir eti ye­me­yip yav­ru­su­na ver­me­si;
  -hem kor­kak tavuk, yav­ru­su­nu hi­ma­ye için ite, ara­la­na sal­dır­ma­sı;
  -hem incir ağacı kendi çamur yi­ye­rek yav­ru­su olan mey­ve­le­ri­ne halis süt ver­me­si,
   bil­be­da­he ni­ha­yet­siz Rahîm, Kerim, Şefîk bir zâtın he­sa­bıy­la ha­re­ket et­tik­le­ri­ni kör ol­ma­ya­na gös­te­ri­yor­lar.
   Evet ne­ba­tat ve be­hi­mi­yat gibi şu­ur­suz­la­rın gayet de­re­ce­de şu­ur­kâ­ra­ne ve ha­kî­ma­ne işler gör­me­si biz­za­ru­re gös­te­rir ki: Gayet de­re­ce­de Alîm ve Hakîm bi­ri­si var­dır ki, on­la­rı iş­let­ti­ri­yor. Onlar, onun na­mıy­la iş­li­yor­lar.

   ve süt gibi o latif gıda ile o âciz ve zaif yav­ru­la­rın ter­bi­ye­si, ne kadar geniş bir rah­me­tin cil­ve­si iş­le­di­ği be­da­he­ten an­la­şı­lır.

   Bu âle­min mu­ta­sar­rı­fı­nın madem
   ni­ha­yet­siz böyle bir ke­re­mi,
   ni­ha­yet­siz böyle bir rah­me­ti,
   ni­ha­yet­siz öyle bir celal ve iz­ze­ti var­dır

   Ni­ha­yet­siz celal ve izzet, edeb­siz­le­rin te’di­bi­ni ister.
   Ni­ha­yet­siz kerem, ni­ha­yet­siz ikram ister.
   Ni­ha­yet­siz rah­met; ken­di­ne lâyık ihsan ister.

   Hal­bu­ki bu fâni dün­ya­da ve kısa ömür­de, de­niz­den bir damla gibi mil­yon­lar cüz’den ancak bir cüz’ü yer­le­şir ve te­cel­li eder.

   Demek o ke­re­me lâyık ve o rah­me­te şa­yes­te bir dâr-ı sa­adet ola­cak­tır.

   Yoksa gün­dü­zü ışı­ğıy­la dol­du­ran Gü­ne­şin vü­cu­du­nu inkâr etmek gibi, bu gö­rü­nen rah­me­tin vü­cu­du­nu inkâr etmek lâ­zım­ge­lir. Çünki bir daha dön­me­mek üzere zeval ise; şef­ka­ti mu­si­be­te, mu­hab­be­ti hır­ka­te ve ni­me­ti nık­me­te ve aklı, meş’um bir âlete ve lez­ze­ti eleme kal­bet­tir­mek­le ha­ki­kat-ı rah­me­tin in­ti­fa­sı lâ­zım­ge­lir.

   Hem o celal ve iz­ze­te uygun bir dâr-ı mü­ca­zat ola­cak­tır.

   Çünkü ek­se­ri­ya zalim iz­ze­tin­de, maz­lum zil­le­tin­de kalıp, bu­ra­dan göçüp gi­di­yor­lar. Demek bir mah­ke­me-i küb­ra­ya bı­ra­kı­lı­yor, te’hir edi­li­yor. Yoksa, ba­kıl­mı­yor değil. Bazan dün­ya­da dahi ceza verir. Ku­rûn-u sâ­li­fe­de ce­re­yan eden âsi ve mü­te­mer­rid ka­vim­le­re gelen azab­lar gös­te­ri­yor ki:

   İnsan başı boş değil, bir celal ve gay­ret sil­le­si­ne her vakit ma­ruz­dur.

   Evet hiç müm­kün müdür ki; insan umum mev­cu­dat için­de ehem­mi­yet­li bir va­zi­fe­si, ehem­mi­yet­li bir is­ti­da­dı olsun da, in­sa­nın Rabbi de in­sa­na

  bu kadar mun­ta­zam mas­nu­atıy­la ken­di­ni ta­nıt­tır­sa, mu­ka­bi­lin­de insan iman ile onu ta­nı­maz­sa..
  hem bu kadar rah­me­tin süslü mey­ve­le­riy­le ken­di­ni sev­dir­se; mu­ka­bi­lin­de insan iba­det­le ken­di­ni ona sev­dir­me­se..
  hem bu kadar bu türlü ni­met­le­riy­le mu­hab­bet ve rah­me­ti­ni ona gös­ter­se; mu­ka­bi­lin­de insan şükür ve hamd­le ona hür­met et­me­se;

   ce­za­sız kal­sın, başı boş bı­ra­kıl­sın, o izzet, gay­ret sa­hi­bi Zât-ı Zül­ce­lal bir dâr-ı mü­ca­zat ha­zır­la­ma­sın?

   Hem hiç müm­kün müdür ki: O Rah­man-ı Rahîm’in ken­di­ni

  ta­nıt­tır­ma­sı­na mu­ka­bil; iman ile ta­nı­mak­la
  ve sev­dir­me­si­ne mu­ka­bil, iba­det­le sev­mek ve sev­dir­mek­le
  ve rah­me­ti­ne mu­ka­bil, şükür ile hür­met et­mek­le

   mu­ka­be­le eden mü’min­le­re bir dâr-ı mü­kâ­fa­tı, bir sa­adet-i ebe­di­ye­yi ver­me­sin?

Üçüncü Hakikat

   Bâb-ı hik­met ve ada­let olup, ism-i Hakîm ve Âdil’in cil­ve­si­dir.

   İCMAL – GİRİŞ

   Hiç müm­kün müdür ki: (Ha­şi­ye)